Etimolojik ve tarihsel kaynaklar gösteriyor ki taşra kelimesi; “dışarlık”, dış, merkezin uzağı ve bir -de/da bulunma hali olarak gurbette kalmak demek. Oysa, her çağın kendi hastalıklarını yarattığı bir dünyada taşraya giydirilen anlam “bir anlam değil, aslında bir itham.” En güzel yerlerin, en zeki insanların, en başarılı işlerin, en keyifli kültür-sanat etkinliklerinin, en köklü okulların, en kurumsal yapıların hep merkezde olduğu algısıyla eylemsel bir hızla artan taşra karşıtı entelektüel ivme ne yazık ki onlarca yeteneğin dışarısında kalmaktadır. Bu bağlamda dışarlık, taşranın değil merkezin sorunudur.
Biz;
Dayatılan normları ve salt gerçeklik olarak karşımıza çıkan her anlamı virgülle ayırmış, “bir perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın”ın tasarlanmamış hikayesini sevmiş, yaptığı işe emek sermayesini katıp, en iyi şekilde yapabilmek için çabalayan insanlarla bir araya gelme gibi bir derdi öykünmüş, yaratıcılık ve farklılığı kendi beceri süzgecinden geçirerek özgünleştirmiş, bir şeyler olabilmek için birtakım etiketler altına sadece okuduğu okul ismi veya yaşadığı şehrin sahne ismiyle değil, bazen orta halli okulların ve bazen merkezin eğitimi ulaştıramadığı o isimsiz kasabaların kalbinde soluklanmış bir takımız.
Edebiyatın, heykelin, sinemanın, operanın, resmin, grafik tasarımın, şiirin ve sanata dair her uzun ve kıvrımlı yolun kuyularından bir avuç su içerken, o kuyuların görkemli tarihsel mimarisine saygı duymaktayız. Görüyoruz ki uzun zamandır o kuyular üzerinde, eğrili yazılar ve çirkin tipografilerle “çöplük” oluşturulmaktadır. Modernite yahut çoğulun tercih ettiği “aynılık” oldukça sıkıcı, doyumsuz, tatminsiz bireyler oluşturmaktadır. Beğenilme veya beğeni çizgisini bir başkasının gözünden kendi hayatına kurgulamış yardımcı oyuncuların mutsuz bireyler olarak toplumda yer etmesini sağlamaktadır. Oysa beğeni, çağın getirdiklerinin eşdüşümü değildir, aksine çağın turnusol kağıdıdır. Beğenilmek adına, dev güruhların kabul görülebilirliği içinde bir yerde bulunmak yanlış ve üzücü bir durumdur. Kendi beğeni eşiğini belirlemek için, sanatın turizm olarak pazarlanmasının dışında, uzağında yani taşrasında kalmak gerekmektedir.
Biz, merkezin yek kuvvetle, bir mıknatıs gibi topladığı sanatın taşrasındayız. Kültür başkentlerinin bir çeşit “toplama merkezi” sayıldığı ve kabiliyetle değil etiketle açılan fırsat kapılarının taşrasındayız. Ahbapçılığın, “dans edemediğim devrim yine benim devrimimdir” algısına soyunan kökten kibircilerin taşrasındayız. Sentaksı olmayan cümlelerle oluşturulan disiplinlerin taşrasındayız.
Meramımız;
Yaratıcılığın heyecanına uygulanan ambargoların, bireyi taşrada kalmaya mecbur bıraktığı sistemlerde, bir düşünüş ve araçsallıkla taşrada mevcudiyetini gayretle koruyabilmektir. Istrati’yi, Füruzan’ı, Atılgan’ı, “kireç badanalı çıkmadaki kayısıların sessiz karanlıklarını ve su kokusunu” hissederek, toprağa, denize dokunarak, lavanta içlerinden, çam sakızlarından, incir sütlerinden, dantelle örtülen vitrinlerden, pamukla yapılan fasulye deneylerinden, Bay C.’den, cızırtılı radyo kayıtlarından, gramofonlardan, seyyar satıcılardan aşırılan elmalardan, Dıral Dedenin Düdüğü’nün çaldığı istasyonlardan ve dünyanın bütün mecburiyet caddelerinden selamla geçmekteyiz.
Biliyoruz ki;
Kendine yer edinebilme gayesi, yalnızca yeri olmayanlar için geçerlidir.
“İnsanın hiçbir şeyi olmamalı, o zaman dünyaya sahip demektir.”